GASTRONOMİK SİMÜLASYON

Orta Sınıf İçin “Et-Miş Gibi” Bir Gelecek Tabağınızdaki yazılımı mı yiyorsunuz, yoksa doğanın mucizesini mi? 2030–2033 projeksiyonuna baktığımızda, insanlık tarihinin en sessiz ama en derin devrimlerinden birine tanıklık ediyoruz: Proteinin sözde demokratikleşmesi.

Yıllardır “sürdürülebilirlik”, “iklim krizi” ve “karbon ayak izi” ambalajıyla sunulan yapay etler, gerçekte orta sınıfın sofra kültürüne vurulan son darbedir. Bir tarım mühendisi olarak sormak zorundayım: Doyuyor muyuz, yoksa bir yazılım çıktısını mı tüketiyoruz? Protein yalnızca kas yapmaz; protein irade yapar, zihin açar ve bir toplumu ayakta tutar. İnsan türü, Homo sapiens olarak yüz binlerce yıllık evrimsel tarihinde, hayvansal proteinle kurduğu ilişkiyi biyolojik bir kod hâline getirdi. İnsan beyninin yüksek enerji ihtiyacının hayvansal yağlarla karşılandığını ortaya koyan pahalı doku hipotezi (expensive tissue hypothesis), meselenin damak tadı değil, DNA’ya yazılmış bir varoluş mücadelesi olduğunu kanıtlıyor. Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz durum basit bir beslenme tercihi değil; kazanılmış bir genetik hakkın zorla dönüştürülmesidir. Bugün merada otlayan, güneş gören ve toprağa değen hayvanın eti, 2030’lu yıllarda adeta bir biyolojik altın (biological gold) değerine dönüşecektir.

Hayvansal proteine erişim, orta sınıf için matematiksel bir imkânsızlık alanına sürüklenmektedir. Küresel et talebi artarken; üretim maliyetleri ve karbon vergileri gerçek eti yalnızca üst gelir gruplarının erişebileceği bir statü nesnesi (status object) haline getirmektedir. Orta sınıfa düşen ise bu süreçte “teselli ikramiyesi” olarak sunulan, laboratuvar ortamında üretilmiş protein simülasyonlarıdır. Bugün markette et reyonunun önünde durup fiyat etiketine uzun uzun bakan orta sınıf, aslında yalnızca bütçesini değil; gelecekte ne yiyeceğine dair kararını da sorgulamaktadır.

Bu tereddüt, bir alışveriş anı değil; sınıfsal bir kırılmanın sessiz fotoğrafıdır. Burada asıl soru şudur: İnsan genomu, binlerce yıl adapte olduğu doğal proteinden koparıldığında buna nasıl bir biyolojik yanıt verecektir? Epigenetik (epigenetics) çalışmalar, ultra-işlenmiş sentetik diyetlerin bağışıklık sistemini zayıflattığını ve nesiller arası aktarılabilecek hasarlar bıraktığını gösteriyor.

Yani mesele yalnızca bugünün tabağı değil, yarının insanıdır. Hücresel düzeyde aç bırakılan bir toplum, manipüle edilmeye en açık toplumdur. Elbette yapay et savunucuları bu dönüşümün kaçınılmaz olduğunu söylüyor. İklim krizi, nüfus artışı ve kaynak kıtlığı gerekçeleri masaya konuyor. Ancak asıl soru tam da burada başlıyor: Kaçınılmaz denilen her şey gerçekten adil midir, yoksa yalnızca daha yönetilebilir midir? 2024 itibarıyla 25 milyar doları aşan alternatif protein (alternative protein) pazarı, meselenin çevresel değil, jeoekonomik bir kuşatma olduğunu kanıtlıyor. Laboratuvar eti; kontrol edilebilir, patentlenebilir ve merkezileştirilebilir olduğu için sermaye adına son derece caziptir. Bilimin hangi soruları sorduğu kadar, hangi soruları sormadığı da burada gizlidir: Doğadan kopan bir protein, ruhu olan bir insan yaratabilir mi? Türkiye’de ise tablo daha kırılgan. Tarım politikalarındaki boşluklar ve gıda borsası spekülasyonu (food market speculation), geleneksel hayvancılığımızı tasfiye edilme riskiyle yüz yüze bırakıyor. Islah edilmeyen her mera, desteklenmeyen her küçük üretici bizi yarının sentetik burgerlerine bir adım daha yaklaştırıyor.

Unutmayın; Kars’ın uçsuz bucaksız platoları, Giresun’un sisli Karagöl Yaylası, Bafra’nın bereketli deltası, Toroslar’ın zirveleri ve Orta Ege’nin kadim meraları bu küresel istilaya karşı savunmamız gereken son kalelerimizdir. Anadolu’nun her karış toprağı, sentetik geleceğe karşı birer direniş hattıdır. Hayvansal proteinin erişilemez hâle gelmesi, derin bir sosyal adalet (social justice) krizidir. Tarihsel olarak kaliteli gıdadan koparılan toplumların daha kırılgan ve daha kolay yönetilebilir olduğu gerçeği göz ardı edilemez. 2033’e gelindiğinde orta sınıfın laboratuvar çıktılarıyla beslenmesi bir çevrecilik adımı mı, yoksa insan biyolojisinin bilinçli bir “beslenme lojistiği” ile aşağı çekilmesi midir? Laboratuvar eti “et-miş gibi” davranabilir; fakat toprağın, suyun ve canlının birlikte kurduğu o karmaşık ekosistemin biyoyararlanımını (bioavailability) sunamaz. Orta sınıf karnını doyururken, hücresel düzeyde aç kalacaktır.

Bu, sistemi besleyen yeni bir bağımlılık döngüsüdür. Önümüzdeki on yılda gerçek gıdaya erişemeyenlerin, büyükşehirlerden kendi gıdasını üretebileceği kırsallara doğru başlatacağı yeni göç dalgası (new wave of migration), modern çağın en hüzünlü geri dönüşü olacaktır. Bu bir kaçış değil, biyolojik bir direniştir. Çünkü bir toplumda gıda adaleti (food justice) çökmüşse, orada ne refahtan ne de barıştan söz edilebilir. Beslenmek bir yazılım çıktısı değil, doğanın bize sunduğu temel bir haktır. Bu hakkı laboratuvarların soğuk tüplerine teslim etmemek için bugün tarımı, merayı ve üreticiyi korumak zorundayız. Bugün tartışmadığımız her gıda meselesi, yarın tartışamayacağımız bir kader hâline gelir. Gıda, geleceğin geleceğidir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.