Türkiye’nin son kırk yıllık ekonomik hikâyesine dikkatle baktığınızda garip bir tablo ortaya çıkıyor. Bu hikâye fabrikaların yükseldiği, üretimin arttığı ve katma değerin büyüdüğü klasik bir kalkınma öyküsü değil. Daha çok betonun yükseldiği, rantın büyüdüğü ve orta sınıfın yavaş yavaş eridiği bir ekonomik dönüşümün hikâyesi…
Bir zamanlar insanlara basit ama güçlü bir hayal sunuluyordu:
“İki anahtar…”
Biri huzurla oturulacak bir evin anahtarı, diğeri hafta sonu ailece gezmeye gidilecek bir arabanın anahtarı.
Bugün gelinen noktada ise milyonlarca insan için gerçeklik çok daha sade ve sert:
Ay sonunu getirebilmek ve kira dekontunu sisteme düşürebilmek.
Aslında mesele sadece ekonomik bir daralma değil. Daha derin bir dönüşüm yaşanıyor. Çünkü Türkiye ekonomisi uzun süredir üretim merkezli bir büyüme modelinden uzaklaşıp, emlak rantı ve düşük katma değerli hizmet sektörüne dayalı bir yapı içinde sıkışmış durumda. Bu model kısa vadede refah hissi yaratabilir ama uzun vadede orta sınıfın omurgasını zayıflatır.
Bugün ekonomide hizmet sektörünün payı yüzde 57’nin üzerine çıkmış durumda. Kağıt üzerinde bu gelişmiş ülkelerde görülen bir tablo gibi durabilir. Ama gerçek bambaşka. Çünkü güçlü ekonomilerde hizmet sektörü, güçlü bir sanayinin üzerine kurulur. Sanayi zayıfsa hizmet sektörü büyümesi çoğu zaman bir zenginleşme değil, üretimden kopuşun işaretidir.
Bugün üniversite mezunu gençlerin Berlin’de ya da Londra’da bir kafede çalışmayı “kurtuluş” olarak görmesi, aslında bu üretim boşluğunun en acı göstergelerinden biridir.
Bir başka mesele de enerji ve altyapı maliyetleri.
Son yıllarda vatandaşın cebini en çok zorlayan kalemlerden biri elektrik faturaları oldu. Enerji maliyetleri elbette artıyor ama asıl dikkat çeken şey dağıtım bedellerindeki astronomik artış. Elektriğin kendisinden çok, dağıtım sisteminin maliyeti konuşuluyor. Bu tablo, enerjinin bir kamu hizmeti olmaktan çıkıp rant alanına dönüşmeye başladığı yönündeki tartışmaları da beraberinde getiriyor.
Bu durum sadece şehirde yaşayan vatandaşın cebini etkilemiyor. Çiftçinin elektrik maliyeti arttığında tarladaki üretim de pahalı hale geliyor. Sonuçta gıda fiyatları yükseliyor ve bu maliyet en sonunda yine sofraya yansıyor.
Bugün mutfaktaki yangın sadece enflasyon meselesi değil. Gıdanın küresel piyasalarda bir yatırım aracına dönüşmesi de önemli bir etken. Tarladaki ürün bazen üreticinin emeğinden çok, uluslararası emtia piyasalarının hareketlerine göre fiyatlanıyor. Böyle bir sistemde ne çiftçi kazanabiliyor ne de tüketici uygun fiyatla sağlıklı gıdaya ulaşabiliyor.
Ortaya çıkan tablo bir “kaybet-kaybet” düzeni.
Üretici kazanamıyor, esnaf risk altında kalıyor, tüketici ise nitelikli gıdaya erişmekte zorlanıyor. Sağlıklı beslenme bile yavaş yavaş bir sınıf göstergesine dönüşmeye başlıyor.
Bütün bu gelişmeler aslında daha büyük bir sorunun işareti.
Orta sınıfın erimesi…
Çünkü orta sınıf sadece ekonomik bir kategori değildir. Aynı zamanda bir toplumun demokratik dengesi, üretim gücü ve gelecek umududur. Orta sınıf zayıfladığında sadece gelir dağılımı bozulmaz; toplumun geleceğe bakışı da değişir.
Borç yükü altında yaşayan bir toplum risk almaktan kaçınır. Yeni fikirler üretmekten, yatırım yapmaktan ve hatta siyasete katılmaktan uzaklaşır.
Bu da toplumsal enerjiyi zayıflatır.
Gerçek refahın yolu ise betonla büyüyen ekonomilerden değil, üretimle güçlenen ekonomilerden geçer. Enerjinin rant alanı olmaktan çıkarıldığı, gıdanın bir spekülasyon aracına değil insan hakkına dönüştüğü ve üretimin yeniden değer kazandığı bir ekonomik akla ihtiyaç var.
Çünkü bir toplumun gerçek gücü gökdelenlerin yüksekliğiyle değil, sofraların adaletiyle ölçülür.
Ve unutulmaması gereken basit ama hayati bir gerçek vardır:
Gıda geleceğin geleceğidir.