Mahallenin köşesinde, sabahın seherinde kepengi ilk açan odur. “Selamünaleyküm” dediğinizde sadece ekmek vermez; halinizi hatırınızı sorar, anahtarınızı emanet alır, bazen de ay sonuna kadar o meşhur “veresiye defterine” adınızı yazar. Ama şimdilerde o ışıklar birer birer sönüyor. Neden mi? Çünkü mahallenin her sokağına, her köşe başına o malum “üç harfli” zincir marketler devasa tabelalarıyla yerleşti.
Haksız Bir Rekabetin Anatomisi
Bakkal Amca ile devasa sermaye gruplarının rekabeti, aslında bir siklet maçı bile değil. Bir tarafta kamyon bazında mal alıp fiyat kıran devasa bir lojistik ağı, diğer tarafta ise toptancıdan üç koli yağ alıp evine ekmek götürmeye çalışan küçük esnaf.
Zincir marketlerin gelişiyle mahallede değişenleri şöyle bir listeleyelim:
- Sosyal Bağların Kopuşu: Bakkal mahallenin güvenliğidir, dert ortağıdır. Market ise sadece bir barkod okuyucudur; orada kimse size “Çocuklar nasıl?” diye sormaz.
- Sıcak Paranın Dışarı Kaçışı: Bakkaldan yaptığınız alışveriş yine mahallede kalır. Zincir marketin kazancı ise akşamına merkeze, büyük fonlara gider.
- Veresiye Defterinin Tarihe Karışması: Kredi kartı limitiniz dolduğunda o “üç harfliler” size bir paket süt bile vermezken, bakkal “canın sağ olsun, sonra verirsin” diyen son kalemizdir.
Fiyat mı, Sadakat mi?
Evet, kabul edelim; hepimiz ekonomimizi düşünüyoruz. Üç kuruş daha ucuza almak için o marketlerin yolunu tutuyoruz. Ancak bu kısa vadeli kâr, uzun vadede mahalle kültürümüzün iflasına yol açıyor. Bakkal bittiğinde, sadece bir dükkan kapanmıyor; mahallenin hafızası, güveni ve samimiyeti de o kepengin altında kalıyor.
Sonuç Olarak
Şehirleşmenin ve dijitalleşmenin getirdiği bu hıza karşı durmak zor, biliyorum. Ama en azından akşam eve dönerken ekmeği, yumurtayı o köşedeki küçük dükkandan alarak “Ben buradayım, seni unütmadım” diyebiliriz. Çünkü bakkal giderse, mahalle sadece binalardan ibaret ruhsuz bir yerleşkeye dönüşecek.
Unutmayın; süpermarketlerin ışıkları parlak olabilir ama bakkalın lambası her zaman daha sıcaktır.